“Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.
Bunun böyle olmaması lazımdı.Fakat, Maria’nın da dediği gibi, yapacak bir şey yoktu; hele benim tarafımdan…
Onun bana böyle yapmaya ne hakkı vardı?Senelerden beri, boşluğunu apaçık görmeden, şöyle böyle bir ömür sürmüş, insanlardan kaçsam bile, bunu tabiatimin acayipliğine vermiş, sürüklenip gitmiştim, fakat beni memnun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu.Yalnızlığımı hissediyor ve üzülüyordum fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum.Maria, daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit, bu haldeydim.O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayırmış, ışığa ve sahiden yaşamaya götürmüştü.Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim.Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve ani, çekilip gidiyordu.Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkanı yoktu.Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde, herkeste onu, Maria Puder’i, Kürk Mantolu Madonna’yı arayacaktım.Onu bulamayacağımı daha şimdiden biliyordum.Fakat aramamak elimde olmayacaktı.Beni, bütün ömrümce bir meçhulü, mevcut olmayan bir şeyi aramaya mahkum ediyordu.Bunu yapmamalıydı…”

Babasını yakın zamanda kalp krizi sonucu kaybeden bir arkadaşım.Kız.Futbol oynuyor.Takımı bu hafta galip gelmiş.Belki de deplasman otobüsünde yazdı bunları:”Bu haftaki üç puan senin için canım babam…”

Yine babasını yakın bir zamanda kanserden kaybeden arkadaşım.Bu da kız.Ama Amerikalı.Yeni kalkmış pazar uykusundan.Yerel saate göre 10:00’da yazmış bunu:” Missing my dad! Having more dreams about him.This time he was saving me from snakes.”

Ben bi’ babamı öpüp, geliyorum.

“Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?” diye sordum.
“Hayır” dedi, “senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması… İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir…” -Kürk Mantolu Madonna/ sf: 110 


Hüseyin Emre ile bir hayat kadının acıklı öyküsü.Öykü mü daha acıklı, türkü mü, bilemedim.

Hüseyin, Çorum’un Alaca ilçesinde varlıklı bir ailenin oğludur. Nermin ile Çorum’da kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişlerdir.Fakat, Hüseyin genelevde çalışan bir hayat kadınına sevdalıdır.Hüseyin bu sevdadan vazgeçmemektedir. Hüseyin’in ailesinin bu sevdadan haberleri olur. Baskı ve şiddetle hayat kadınını Çorum’dan uzaklaştırırlar.
Ve hayat kadını bu hasrete dayanamaz. Hüseyin’e bir şiir yazarak intihar eder.
Hüseyin bu acıya dayanamaz ve kendini alkole verir. Hapishaneye düşer. Görkemli, varlıklı hayat bir anda bitiverir. Çorum’dan Ankara’ya göç eder. Ve oğlu tarafından öldürülür.

Gayrı dayanamam ben bu hasrete 
Ya beni de götür ya sen de gitme 
Ateş-i aşkınla yakma çıramı 
Ya beni de götür ya sen de gitme 
Sen gidersen kendim berdar ederim 
Bülbül gül dalına konmaz n’iderim 
Elif kaddim büker kement ederim 
Ya beni de götür ya sen de gitme 
Yar sineme vurdun kızgın dağları 
Viran koydun mor sümbüllü bağları 
Hüseyin’im geçiyor gençlik çağları 
Ya beni de götür ya sen de gitme

Durmak sıkıcıdır Feridun!

Mahalle bakkalımızın (Aynı zamanda yakınen akrabamız olur)  elemanı menisküs olmuş.Bakkal ve menisküs kelimesini aynı anda duyunca ben de garipsemiştim..Bu memlekette Hülya Avşar menisküs olur, Genç Semih menisküs olur.Nerde görülmüş bakkalın menisküs olduğu.Bakkal dediğin bel fıtığı olur.Neyse;Ara transferde beni kadrosuna katmak istediğini söyledi.Ben de lock out süresince bakkal için ter dökebileceğimi söyleyip işe başladım.Maç başını hala konuşmadık bu arada.
İlk gün sigara teşhir yasağı gündemdeydi.Sigara paketlerini selpak paketleriyle sansürledik.Bu patronun fikriydi, ben orkid koyma taraftarıydım.Bu arada ikimiz de sansüre karşıyız, Beşiktaşlıyız.

Mahalle bakkalımızın (Aynı zamanda yakınen akrabamız olur)  elemanı menisküs olmuş.Bakkal ve menisküs kelimesini aynı anda duyunca ben de garipsemiştim..Bu memlekette Hülya Avşar menisküs olur, Genç Semih menisküs olur.Nerde görülmüş bakkalın menisküs olduğu.Bakkal dediğin bel fıtığı olur.Neyse;Ara transferde beni kadrosuna katmak istediğini söyledi.Ben de lock out süresince bakkal için ter dökebileceğimi söyleyip işe başladım.Maç başını hala konuşmadık bu arada.

İlk gün sigara teşhir yasağı gündemdeydi.Sigara paketlerini selpak paketleriyle sansürledik.Bu patronun fikriydi, ben orkid koyma taraftarıydım.Bu arada ikimiz de sansüre karşıyız, Beşiktaşlıyız.

Ne bayramı… Yine günlerden uykusuzluk, günlerden baş ağrısı, günlerden çarpıntı, günlerden gözyaşı; saatler özlem, saatler hasret…

Kimse kimsenin sahibi değil.Mesela evdeki kedi, adı Simao; ben onun ekmeğini suyunu veriyorum diye sahibi mi oluyorum.Tabi ki hayır.Allah beni, onun dünyalık ihtiyaçlarını karşılamak için vesile kılmış.Ben seni seviyorum diye, senin sahibin mi oluyorum.Yine, tabi ki hayır.Ama ben seni seviyorum diye, sen benim sahibim olabilirsin.Olur musun? Hadi olsana. Neyse… Arka fonda ‘Sor bana pişmanmıyım’ çalıyor zaten; sorsana…

“Hayatımız boyunca her gün ve her saat, değişen ve değişmeyen benliklerimizi değişen ve değişmeyen şartlara uydurmaya çalışırız; aslında yaşam bir uyum sağlama sürecinden başka bir şey değildir; bu süreçte küçük bir hata yaparsak budala,  göze batacak türden bir hata yaparsak deliyizdir; bu süreci bir süreliğine ertelersek uyur, çabalamaktan bütünüyle vazgeçersek ölürüz.”  

— Samuel Butler, The Way of All Flesh, London, 1936. s. 289

Mutsuz Son

Başım, ya da başımın içindekiler, gövdeme ağır geliyor.

Kalbim ve ruhumun çektiği acıyı muhtemelen bir organım paylaşacaktır.Çünkü bu, bir kalp ve ruh için bütünüyle çok ağır.

Yaralarım yaşayamadığım yıllarım kadar derin.

İntihar an meselesi.Bir anlık iradesizliğe bakar.Ya da tam tersi güçlü bir iradeye.

Ölmek istiyorum; bir türlü ölemiyorum.

Filozofu öldürmeyen acı; ben onun kadar güçlü değilim, öldürsene beni.

Geri dönüşü olmayan bir yola girmişiz.

Hayır yol değil, bataklık.

Her yolun ulaştığı bir menzil vardır.Her yolun sonunda güneş doğar.

Oysa ki bu bataklık, içten içe hapsediyor beni.

Çırpınmak nafile şu bulunduğumuz noktada.

Dışarı çıksam kilometrelerce yürürüm; lakin insanlar arasında kaybolmaktan korkuyorum.

Eğer varsa böyle bir hakkım; ötenazi hakkımı kullanmak istiyorum.Bu da benim, bu hayattaki tek lüksüm olsun.

Ne yani bunu da mı hak etmedim.

Sen ölmeyi bile beceremez misin diyorsun hayat.

Öyle bir ölürüm ki, ölüler bile kıskanır.

Dursun dünya, kopsun kıyamet; artık beni bu hayattan muaf et.